Annemin ve ninemin hasreti bir şehir adıyla değil, evlerinin önündeki çınarla başlardı.
18 Aralık Dünya Göçmen Günü, göçü konuşmak için bir vesile. Ama bazıları için göç, konuşulan bir şey değil; yaşanan bir şey. Ben Bursa’da bir göçmen mahallesinde büyüdüm. Bizim sokakta göç, “geçmiş zaman” diye duvarda asılı durmazdı; kapı önlerinde, mutfaklarda, bayram sabahlarında hâlâ süren bir dildi.
Mahallemizde gelenekler yaşatılmaya çalışılırdı. Bazen bir tarifle, bazen bir sözle, bazen de “ayıp olur” diye uzatılan bir tabakla… Göçmenlik için “çok şey yarım kalır” derler. Bizde yarım kalanın yerine bir şey koyma telaşı vardı: yeniden kurma telaşı. Hayatı yeniden kurarken insan bir yandan tutunur, bir yandan da içinden bir parçayı hep geride bırakır.
Bizim evde göç, en çok annemin ve ninemin cümlelerinde kendini belli ederdi. Yıllarca aynı yerden bahsettiklerini hatırlıyorum: Eski evlerinin önündeki çınar ağacı. Ne zaman konu açılsa, sanki o ağacın yaprakları bizim salonun içine düşerdi. Hasret, bazen memleket adıyla değil; bir ağacın gölgesiyle anlatılır.
Çınar güçlüdür; kök salar, yer tutar, kolay devrilmez. Belki de bu yüzden çınar hasreti bu kadar yakıcıdır: Göçmen için asıl sızı, yalnızca geride kalan ev değildir; geride kalan “kök hissi”dir. Bir eşiğin, bir kapı tokmağının, bir avlunun, bir ağacın “hep orada duracağına” dair o iç rahatlığı… Göç, insanı sadece yerinden etmez; bazen o rahatlığı da yerinden eder.
Göçmenliğin Küçük Büyük Dersleri: Az, Emek, Disiplin
Balkan göçmenleri için çok söylenen bir cümle vardır: “Azla yetinmeyi bilir, çalışkandır.” Ben bunun slogan değil, gündelik hayatın içinde işleyen bir alışkanlık olduğunu gördüm.
Azla yetinmek bizde “kader” diye öğretilmezdi. Daha çok bir beceri gibiydi: elde ne varsa onu değerlendirmek, israf etmemek, gösterişe mesafe koymak, bugünü çıkarırken yarını da düşünmek… Bu, yoksulluğu yüceltmek değil; göçün öğrettiği bir gerçekçilik. Her şeyini bir bavula sığdırmışsan, “çok”tan önce “yetmeyi” öğrenirsin.
Çalışkanlık da sadece geçim meselesi değildi. Göçmen için çalışmak çoğu zaman yeniden var olma çabasıdır. “Burada da tutunuruz” demenin en somut yolu emektir. O yüzden bizim mahallede erken kalkmak, işin hakkını vermek, “elin iş tutsun” nasihatleri sıradan bir ahlak dersi gibi durmazdı; bir tür hayatta kalma bilgisiydi.
Mahalle: Bir Sosyal Güvenlik Sistemi Gibi
Göçmen mahallesinin bir başka gerçeği şudur: İnsanlar birbirine sadece komşu olmaz; birbirinin yedeği olur.
Yeni gelen birine iş bulunur, çocuğa göz kulak olunur, hastalıkta kapı çalınır; düğünde, cenazede “yalnız bırakmama” kuralı işletilir. Bu dayanışma, göçün açtığı boşluğu kapatmaya çalışır. Çünkü göçmen, memleketten önce çoğu zaman ağlarını kaybeder: akrabayı, çocukluk arkadaşını, tanıdık esnafı… Mahalle, kaybolan ağın yerine örülen yeni bir düğümdür.
Ve bazen bu düğüm, bir tepsiyle atılır.
Bizim mahallede kapılar bazen daha başka çalınırdı. Gelenin elinde çoğu zaman bir tepsi olur, tepsinin içinde çörek…
Sıcakken kokusu sokağa karışır, evin içine bir sevinç taşırdı. Bir parça çörek, bir parça hâl hatır… Göçmen mahallesinde ikram, yalnızca yemek değildir; “yalnız değilsin” demenin en sade yoludur.
Batı Trakya’dan gelen büyüklerimiz çöreği hamur diye görmezdi. O çörek; erken kalkmanın, yoktan var etmenin, azı berekete çevirmenin işaretiydi. Hayat da hamur gibidir: yoğurursun, bekletirsin, sabredersin. Sonra paylaşacak bir şeyin olur.
Çörek bittiğinde tepsi boşalmazdı aslında; mahallede dolaşan şey, en çok da hatırlama biçimiydi.
Çınar Hasreti: Hatıranın Coğrafyası
Annem ve ninem çınarı anlatırken sesleri değişirdi. Biraz yumuşar, biraz uzaklaşırdı. Çünkü hatıra dediğimiz şey çoğu zaman geçmişe dair bilgi değil; bugüne sızan bir duygudur.
O çınar ağacı, onlara belki şunları hatırlatıyordu:
“Bir zamanlar kapımızın önü vardı.”
“Bir zamanlar hep aynı yerdeydik.”
“Bir zamanlar kimse bize ‘nerelisin’ diye sormazdı.”
Göçmenlikte ağır gelen şeylerden biri, insanın kendi hikâyesini sürekli baştan anlatmak zorunda kalmasıdır. Oysa çınar, anlatı istemez. Oradadır. Susar ama tanıklık eder.
Kapanış
18 Aralık’ta göçmenleri anmak, acıyı romantikleştirmek değildir. Göç zordur; göç eksiltir. Ama aynı zamanda insanın içine bir şey de koyar: direnç.
Ben Bursa’da bir göçmen mahallesinde büyüdüm. Geleneklerimizi yaşatmaya çalıştık; bazen becerebildik, bazen beceremedik. Ama şunu öğrendim: Göçmenlik, yalnızca “bir yerden bir yere gitmek” değil; kökü yanına alamasan bile gölgeyi yanında taşımaktır.
Ve bazı evlerde o gölgenin adı çınardır.





YORUMLAR