Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Doç. Dr. Neşe MEHMETOĞLU
Doç. Dr. Neşe MEHMETOĞLU

Devletin Doğduğu Yerde, Devlet Aklıyla Yeniden Başlamak

Geçtiğimiz günlerde, Akdeniz havzasının ve Akdeniz medeniyetinin o en şaşaalı, en mühim hafıza odalarından birinde, Roma’daydım. Roma sokaklarında alelade bir turist gibi yürüyemezsiniz; eğer biraz tarih şuurunuz varsa, o sokaklar sizi derin ve biraz da hüzünlü bir tefekküre sevk eder. Rahmetli Mine Urgan o şahane eseri “Bir Dinozorun Anıları” kitabında boşuna modern zamanların o her şeyi yıkan, tüketen ve geçmişi hiçe sayan hoyratlığına karşı o tatlı sert “dinozorluk” bayrağını açmamıştı. Bugün bizlerin de Roma’da ya da Anadolu’nun bağrında geçmişe, hafızaya tutunma çabamız tam anlamıyla asil bir dinozorluk duruşudur.

Bakınız, adamlar Roma’da merdivenini de korumuş, taşını da. Bugün Kolezyum’un önünde bir “gladyatör” figürü gördüğünüzde, bu sadece turist eğlendiren bir maskaralık değildir; bir imparatorluk hafızasının, kentin karakterine nasıl acımasızca ve sadakatle nakşedildiğinin nişanesidir. Roma, üzerinden geçen onca asra, barbar akınlarına ve modernizmin o iştahına rağmen bozulmadan bugüne gelebilmişse, bunu sadece “tarih okumuş” olmalarına değil, “tarihle yaşamayı” bir devlet ve şehir kültürü haline getirmelerine borçludur. Bizde ise maalesef, tarihi mirasa bakış ekseriyetle bir “restorasyon” faciasından ya da hamasi nutuklardan öteye geçemiyor. Bu bir hafıza noksanlığıdır, açık konuşmak gerekirse kültürel bir tembelliktir.

İşte tam da bu hislerle memlekete, Anadolu topraklarına döndüğümde, ayaklarımın altında insanlık tarihinin ilk bürokratik devlet yapısına ve ilk saray kompleksine tanıklık etmiş Malatya uzanıyordu. Bugün koşulan 1. Uluslararası Malatya Arslantepe Yarı Maratonu, tam da bu yüzden alelade bir atletizm müsabakası, bir koşu organizasyonu değildir; geçmiş ile bugün arasında kurulan muazzam bir zaman köprüsü, bir süreklilik beyanıdır. Büyük bir deprem felaketinden yeni çıkmış, canı yanmış ama ayağa kalkmaya çalışan bu kadim şehir için bu tür uluslararası adımlar, “biz buradayız, hafızamızla ayaktayız” diyen en güçlü kültürel manifestodur. Nitekim Malatya’nın bugün alelacele beton dökmenin ötesine geçip, rotasını hızla turizme, kültüre ve küresel tanıtım vizyonuna çevirmesi, şehrin deprem sonrası omurgasını ne kadar sağlam bir şuurla kurduğunun en açık kanıtıdır.

Kentin bu diriliş iradesini en üst düzeyde sahiplenen bir devlet aklının varlığı ise Malatya için büyük bir talihtir. Malatya Valisi Seddar Yavuz’un, göreve geldiği günden bu yana kentin kültürel ve tarihi kodlarını ayağa kaldırma noktasındaki hassasiyeti sahaya bizzat yansıyor. Vali Bey’in maraton günü halk koşusunun startını bizzat vermesi, meydandaki o büyük coşkuya ortak olup sporcularla aynı heyecanı paylaşması ve Arslantepe’nin UNESCO mirası vurgusunu idari vizyonunun merkezine koyması, bürokrasinin doğduğu bu topraklarda mülki amirin hafızaya verdiği kıymeti gösteriyor. Devlet dediğimiz mekanizma, hafızası olan ve o hafızayı icraata döken akıldır. Şehrin turizm odaklı yeni vizyonunda, mülki amirin bu lokomotif rolü ve sahadaki hızı hayati bir öneme sahiptir.

İşte bu idari gayretlerin gölgesinde o start çizgisinde yerimi aldığımda, hem Roma’da edindiğim o hissi hem de bugün Arslantepe’nin gölgesindeki o tarih şuurunu zihnime mühürlemek istedim. Bir yanda aklımda Roma’nın o görkemli mermer sütunları, diğer yanda ise Anadolu’nun bağrındaki o kadim kerpiç duvarlar… Yarış alanındaki panoda, Malatya’nın plakası olan “0044” göğüs numarasıyla, adeta geçmişin derinliklerinden sıyrılıp bizim zamanımıza doğru koşan o meşhur Arslantepe kral heykeli figürü duruyordu. Tıpkı İtalyanların gladyatörlerine sahip çıkışı gibi, Malatya da kendi köklü geçmişinin ikonik bir figürünü maratonun kalbine yerleştirmişti. O köklü geçmişin tam önünde dururken, bu topraklardaki devamlılığın canlı birer tanığı gibi hissettik kendimizi.

Peki, nedir önünde durduğumuz ve Vali Bey’in de ısrarla işaret ettiği bu Arslantepe? Burayı sakın ola alelade bir kerpiç höyük zannetmeyiniz; bu büyük bir cehalet olur. Fırat Nehri’nin batı kıyısında yer alan Arslantepe, insanlığın avcı-toplayıcı toplumdan hiyerarşik ve merkezi bir devlet yapısına geçişinin dünyadaki en net laboratuvarıdır. Milattan önce 4. binyılda, yani günümüzden yaklaşık 6 bin yıl önce, dünyada bilinen ilk kerpiç saray kompleksi burada inşa edilmiştir. Dahası var; bugün dünyada bilinen en eski arsenikli bakır kılıçlar da Arslantepe’de bulunmuştur. Yani sistemli savaşın, askeri aristokrasinin ve din dışı, seküler siyasi gücün dünyada ilk kez kurumsallaştığı özgün bir güç merkezidir burası.

Bakınız, bu topraklardaki mühürlerin, kayıtların ve idari nizamın kıymetini anlamak için Mezopotamya hafızasına bakmak icap eder. Tarihin bilinen ilk kadın şairi, ilk yazarı ve kelimenin tam manasıyla dünyanın ilk Sümeroloğu ve bilim kadını kabul edilen Akadlı Enheduanna, bundan binlerce yıl evvel yazdığı o meşhur tabletlerde mülki idareyi, nizamı ve kaydı kastederek ne diyor biliyor musunuz? “Hafızayı tablete, nizamı mühre teslim etmeyen toplumlar, zamanın rüzgarında savrulup gitmeye mahkumdur.” İşte Arslantepe’de, bugün Malatya Müzesi’nde sergilenen o binlerce mühür baskısı, Enheduanna’nın işaret ettiği o nizamın, bildiğimiz manada idare tarihinin, vergilendirmenin ve bürokrasinin dünyadaki ilk vesikalarıdır.

Ve bu köklü mirası toprağın altından çıkarıp dünya vitrinine koymak, o dönem Türkiye Cumhuriyeti’nin vizyoner kültür politikaları ve kazı izinleriyle mümkün olmuştur. 1961 yılında, Roma La Sapienza Üniversitesi’nden gelen İtalyan arkeolog heyeti bu topraklarda ilk kazmayı vurduğunda, başta Prof. Dr. Salvatore Puglisi ve ardından burayı adeta evi belleyip ömrünü bu kerpici dünyaya anlatmaya vakfeden dostumuz Prof. Dr. Marcella Frangipane olmak üzere, muazzam bir bilimsel emek ortaya kondu. Yani Arslantepe, Türkiye ile İtalya arasında kurulmuş köklü bir akademik köprüdür aynı zamanda.

İşte bu noktada, Vali Seddar Yavuz’un gösterdiği bu asil çabayı ve şehrin turizm odaklı yeni vizyonunu destekleyecek yapıcı, samimi bir şerh düşmek, bu şehre gönül veren bizlerin borcudur. Elimizde böylesi bir dünya mücevheri ve arkasında İtalyan bilim insanlarının ömürlerini adadığı bir akademik hafıza varken, bu maratonu benim gibi bu şehre ve tarihe sevdalı bir insanın bile tamamen tesadüfen, sadece bir ay önce öğrenmesi, kurumsal tanıtım mekanizmalarımızın daha çok yol kat etmesi gerektiğini gösteriyor.

Vali Bey’in ortaya koyduğu bu samimi vizyon ve kentin turizm odaklı toparlanma stratejisi, sonraki organizasyonlarda çok daha profesyonel, aylar öncesinden uluslararası mecralara ve kültür dünyasının kalbine taşınan bir tanıtım bütünüyle taçlandırılmalıdır. Çünkü Arslantepe’yi dünyaya hakkıyla anlatmak, tesadüflere bırakılamayacak kadar büyük bir devlet sorumluluğudur. Vali Bey’in başlattığı bu kurumsal ivmenin, önümüzdeki süreçte bu tanıtım eksikliğini de hızla ortadan kaldıracağına ve yeni projelere alan açacağına inancım tamdır.

Roma’nın mermer sütunlarından Malatya’nın kerpiç duvarlarına uzanan bu tecrübe bana şunu gösterdi: Bir şehri yaşatmak, sadece binaları ayağa kaldırmakla olmaz. O tarihin gölgesinde, Mine Urgan gibi geçmişi kılavuz edinen o asil “dinozorların” şuuruna sahip çıkıp geçmişi kentin en zor anlarında bile yeniden doğuşun bir harcı haline getirebiliyorsanız, devlet aklını ve kültür şuurunu sahaya yansıtabiliyorsanız, işte o zaman gerçek bir medeniyetten bahsedebiliriz. Çünkü hayat, tıpkı bu maraton gibi, arkasında binlerce yıllık bir hafızayı taşıyan ve geleceğe emin adımlarla, büyük bir iradeyle yürüyenler için anlamlı bir yolculuktur. Geri kalan her şey; o mermerler, mühürler ve kılıçlar… Hepsi sadece bu asil yolculuğun dekorudur.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER