1928’de Peçeyi Yırtan Kraliçe’den, 2026’da Karartılan Pencerelere: Laiklik Bir Lüks mü? - Malatya Politik
Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Doç. Dr. Neşe MEHMETOĞLU
Doç. Dr. Neşe MEHMETOĞLU

1928’de Peçeyi Yırtan Kraliçe’den, 2026’da Karartılan Pencerelere: Laiklik Bir Lüks mü?

Mustafa Kemal Atatürk ve Kral Emanullah Han, 1928 yılında Ankara’da bir araya geldiklerinde, Doğu’nun kaderini laiklik ve bilimle değiştirme sözü vermişlerdi. O gün Ankara’dan yükselen vizyon, kadını “eşit vatandaş” kılan bir medeniyet inşasıydı. Ancak bugün, Ocak 2026 itibarıyla Kabil’den gelen haberler, o gün yakılan meşalenin sadece söndüğünü değil, küllerinin bile savrulduğunu gösteriyor.

“Vay Be” Dedirten O Gerçek: Peçeyi Yırtan Kraliçe

Bugün Afganistan denince aklımıza gelen o zifiri karanlık tablo, aslında tarihin en büyük ironisini barındırıyor. Çoğumuz bilmeyiz: 1928’de Kral Emanullah Han, Kabil’deki Büyük Meclis’te binlerce aşiret liderinin önünde konuşurken eşi Kraliçe Süreyya ayağa kalkmış ve herkesin gözü önünde peçesini yırtıp atmıştı. Bu, “Afgan kadını artık özgürdür” çığlığıydı.

İşin sarsıcı yanı şudur; Afganistan bu hamleyi yaptığında Türkiye’de kadınlar henüz seçme ve seçilme hakkına sahip değildi. Afganistan bir anlığına Türkiye’den bile daha cesur bir adım atmıştı. Oxford’dan doktora alan ilk Müslüman kadın bir Afgan kraliçesiydi. Peki, ne oldu da 1928’de mecliste peçesini yırtan bir kraliçenin ülkesi, 2026’da kadının evinin penceresinden bakmasını, sokakta sesinin duyulmasını yasaklayan bir “cinsiyet apartheidi”ne dönüştü?

İran ve Afganistan: Kaybedilen Cennetin Uyarıları

Afganistan bugün mutlak bir karanlığa gömülürken, yanı başındaki İran bize başka bir ders veriyor. 1970’lerin Tahran’ı, kadınların akademide ve sanatta özgürce var olduğu seküler bir merkezdi. Laiklik “batı hayranlığı” denilerek tasfiye edildiğinde, ilk darbe kadına vuruldu. Bugün İranlı kadınların verdiği “Kadın, Yaşam, Özgürlük” mücadelesi, aslında laik bir hukuk düzenine duyulan 45 yıllık bir özlemdir.

Afganistan’da Ocak 2026 itibarıyla yürürlüğe giren yeni “kast sistemi” ise hukuk tarihinin sonudur. Toplumun din alimleri, seçkinler ve avam diye sınıflara ayrıldığı; kadının sesinin “avret” sayıldığı bu düzen, laikliğin en küçük kırıntısının bile toplumsal yaşamdan kazınmasıdır.

Sonuç: Laiklik Kadının Nefes Borusudur

Türkiye’yi bu iki karanlık senaryodan ayıran yegâne güç, laikliği sadece bir yönetim biçimi olarak değil, insan onuru üzerine inşa etmesidir. 1926 Medeni Kanunu ile atılan o büyük imza, kadını erkeğin ve cemaatin vesayetinden çıkarıp hukukun korumasına almıştır.

Afganistan’ın bugünkü tablosu bize şunu söylüyor: Laiklik, bir toplumun yerçekimidir. O ortadan kalktığında; hukuk, adalet ve eşitlik gibi tüm değerler boşlukta savrulur ve sonunda en kaba gücün elinde parçalanır. 1928’de peçesini yırtan Kraliçe Süreyya’nın ülkesinden, 2026’nın karartılmış pencerelerine bakarken şunu yüksek sesle söylemeliyiz:

Laiklik yoksa hukuk yoktur; hukuk yoksa kadın yoktur; kadın yoksa gelecek yoktur.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER