Önümde siyah-beyaz bir fotoğraf duruyor. Bir kamyon kasası… Battaniyelere sarılmış çocuklar… Ve gözlerinde, kelimeye sığmayan bir korku.
Bu bakış “geçmişte kalmış” bir bakış değil. Çünkü bazı acılar zamanla küçülmez; yalnızca sessizleşir. Sessizlik de çoğu zaman iyileşme değildir. Bazen sadece üstü örtülmüş bir yaradır.
Kahramanmaraş’ta 19–26 Aralık 1978 arasında yaşananlar, bir şehrin nasıl kısa sürede şiddetin içine çekilebildiğini gösterdi. Kıvılcım küçük olabilir. Ama asıl mesele kıvılcım değildir: Asıl mesele, toplumu tutuşturan iklimdir.
Bir kıvılcım, bir söylenti, bir felaket
O günler bir ses bombasıyla başladı; ardından bir söylenti yürüdü: “Camiler yakılıyor.”
Söylentinin dili keskindir; kanıt istemez, hız ister. En tehlikeli tarafı da budur. Bir kez yayıldı mı, korkuyu büyütür. Korku büyüdü mü, öfke kendine haklılık üretir. Ve öfke, en kolay hedefe yönelir.
Sonrası birkaç gün içinde ağırlaştı. Cenazeler, kalabalıklar, karşı karşıya gelişler… 23 ve 24 Aralık’ta şiddet, insanların en güvenli sandığı yere—evlere—taşındı. Kadın, çocuk, yaşlı ayrımı gözetilmeksizin yaşanan can kayıpları, sadece o günlerin değil, sonrasının da yükü oldu.
26 Aralık’ta sıkıyönetim ilan edildiğinde geride resmî rakamlarla 111 can kaybı, yüzlerce yaralı ve harabeye dönmüş bir kent vardı. Fakat bir şey daha vardı: güven kaybı. En zor onarılan da odur.
Devlet sorusu: En zor ama en gerekli soru
Böyle anlarda insanın boğazına aynı soru düğümlenir: Devlet o gün neredeydi?
Bu soru bir “taraf” sorusu değildir. Bu, bir sorumluluk sorusudur. Çünkü devletin en temel görevi, kim olursa olsun yurttaşın can güvenliğini sağlamaktır. Şiddet büyürken müdahalenin gecikmesi, iletişimin kopması, önleyici tedbirlerin yetersiz kalması—hangisi yaşandıysa—sonuç değişmedi: Bedel, insan hayatıyla ödendi.
Ve bir toplumun hafızasında en ağır kalan şey şudur: “O gün yalnız mıydık?”
Kapıdaki çarpı: İnsanı hedefe çeviren işaret
O günlerin en sarsıcı simgesi, kapılara çizilen “çarpı”ydı.
Çünkü çarpı, insanı “komşu” olmaktan çıkarıp “hedef”e indirger. İsim gider, yüz gider, hikâye gider. Geriye sadece işaret kalır.
Bir sabah kapında bir çarpı görüyorsan, artık evin ev değildir. Adresindir. İşaretlenmiş bir noktadır. İnsan, kendi kapısında yabancılaşır.
Bu yüzden mesele sadece geçmişin vahşeti değil; şiddetin nasıl sıradanlaştırılabildiği meselesidir. Bir şehirde “komşu” kelimesi bile ürkek söylenmeye başlandığında, aslında hepimiz bir şey kaybederiz.
Hatırlamak: Kutuplaşmaya karşı en sade ilaç
Maraş’ı hatırlamak, geçmişin acısını kullanmak değil; acının bir daha yaşanmaması için aklı diri tutmaktır.
Şiddet çoğu zaman büyük laflarla gelmez.
“Duydun mu?” diye gelir.
“Onlar şöyleymiş” diye gelir.
Bir söylentiyle, bir işaretle, bir hedef göstermeyle gelir.
Bu yüzden bugün yapılacak en basit ve en zor şey şudur:
Kanıtsız sözün peşinden gitmemek.
Kalabalığın öfkesine teslim olmamak.
Kim olursa olsun, kimliği ne olursa olsun, insanı insan olduğu için koruyan hukuku savunmak.
O kamyon kasasındaki çocukların bakışı hâlâ burada. Bir ülkenin vicdanını ölçen de o bakıştır: “Bir daha olur mu?” diye sorar.
Unutmadık.
Bir daha kapılar işaretlenmesin diye değil; bir daha insanlar hedefe dönüşmesin diye hatırlıyoruz.





Bir daha olur mu diye soran o çocuklar gördü ki yıllar sonra madımakta yine aynı senaryo aynı taktiklerle yine aynı fotoğraflar ortaya çıktı.Ve işin en üzücü yanı ise kimsenin sesini çıkarmamasıydı.Ama haklısınız hocam unutturmak isteyenlere inat hatırlatmak belkide gelecek nesiller için ibret verici bir tabloyu da ortaya koyacak.Bu topraklarda birlikte yaşama duygumuzu yeniden hatırlatacak belki de.