Bu coğrafyaya “Türkiye” ismini ilk takanlar Türkler değildi.
Kulağa basit, hatta önemsiz gelebilir. Ama bir an için durup düşünün: Bugün milyonlarca insanın kimliğinin merkezinde yer alan, pasaportunda, nüfus cüzdanında, ulusal marşında geçen o isim, bu topraklardan değil, dışarıdan geldi. Ve bu gerçek, tarihimize dair sandığımızdan çok daha derin sorular açıyor.
Dışarıdan Gelen İsim
11.ve 12. yüzyılda Akdeniz ticaretine hükmeden Cenevizli ve Venedikli denizciler, Anadolu’ya dışarıdan bakarak bu topraklara “Turchia” dediler. Türklerin yurdu. Bu denizciler için isim pragmatikti: Bir coğrafyayı, orada yaşayan hâkim unsura göre etiketlemek. Yüzyıllar sonra, 1610’da İngiliz şair ve seyyah George Sandys, Doğu seyahatnamesinde bu toprakları “Turkie” olarak kayıt altına aldı. Batının gözünde mesele netti; bu topraklar Türklerin ülkesiydi. Peki bu topraklarda hüküm sürenler kendine ne derdi?
Osmanlı’nın Kendi Adı
İlber Ortaylı’nın Türklerin Tarihi kitabında ısrarla altı çizilen bir ayrım burada belirleyicidir: Osmanlı, bir milletin değil, yalnızca bir hanedanın adıydı. Tıpkı Habsburgların ya da Romanovların bir milleti değil bir aileyi, bir iktidar geleneğini temsil etmesi gibi. Devlet kendisini “Devlet-i Aliyye” ya da “Memâlik-i Mahrûse”, yani “Korunmuş Ülkeler” olarak tanımlıyordu. Bu tanım millî değil, dinî ve hukukî bir çerçeveye işaret ediyordu. Konuşulan dile “Türkçe” ya da “Lisân-ı Türkî” deniyordu, evet; ama ortada “Türkiye” diye bir öz-tanımlama yoktu. O isim dışarıdan gelmişti ve yüzyıllarca öyle kalmıştı.
Bu yalnızca semantik bir mesele değil. Osmanlı sistemi, kimliği etnik ya da coğrafi değil, dinî ve hiyerarşik temeller üzerine kurmuştu. Müslüman tebaa, Rum tebaa, Ermeni tebaa, Yahudi tebaa; hepsi ayrı milletler olarak tanımlanıyor, kendi hukuklarıyla yaşıyor, kendi cemaatlerini yönetiyordu. Böyle bir sistemde “Türkiye” gibi etnik-coğrafi bir ad zaten anlamsız kalırdı. Devlet çok daha büyük, çok daha karmaşık bir yapıydı.
Cumhuriyet’in Dil Kararı
Asıl dönüşüm Cumhuriyet’le geldi. Yeni devlet kurulurken meclis yazışmalarında ve uluslararası belgelerde coğrafyanın adı önce Arapça fonetiğiyle “Türkiya” olarak geçiyordu. Ancak bu kelime Türkçenin ses uyumuna uymuyordu. Yapılan bir öneriyle “Türkiya”, Türkçenin iç mantığına uygun biçimde “Türkiye” olarak değiştirildi ve meclis tarafından kabul edildi.
Küçük görünen bu karar büyük bir anlam taşıyordu. Dışarıdan yakıştırılan bir isim, artık içeriden, kendi dilinin kurallarıyla sahipleniliyordu. Bu yalnızca bir kelime tartışması değildi; kendi adını kendi diliyle söyleyebilmek, bir egemenlik bildirgesiydi. Yeni Türkiye, yalnızca kurumlarını değil, adını da yeniden kuruyordu.
Nitekim bu süreç tek başına durmuyordu. Aynı dönemde Türkçenin Arapça ve Farsça etkisinden arındırılması, Latin alfabesine geçiş, yer adlarının Türkçeleştirilmesi de yaşanıyordu. “Türkiye” kelimesinin ses uyumuna kavuşturulması, aslında çok daha büyük bir dil ve kimlik inşasının küçük ama sembolik bir halkasıydı.
Kimlik Nasıl Oluşur?
Ortaylı’nın tarih anlatısındaki temel vurgu şudur: Kimlikler masa başında üretilmez. Kimlik; savaşlarla, göçlerle, dil süreçleriyle, ortak kaderlerle, asırların birikimiyle oluşur. Bir gecede icat edilemez, siyasi bir formülle de dayatılamaz. “Türkiye” ismi de tam böyle bir sürecin ürünüdür. Önce dışarıdan bir gözlemle doğdu, yüzyıllar içinde coğrafyaya yapıştı, siyasi konjonktür değişince içselleştirildi ve son olarak kendi dilimizin kalıbına döküldü.
Bu tarihin önemi şurada: Pek çok toplum, kimliğinin kadim ve değişmez olduğunu, sanki hep böyle varolduğunu varsayar. Oysa Ortaylı’nın gösterdiği gibi, hiçbir kimlik öyle değildir. Hepsi bir tarihsel sürecin, bir dizi tesadüfün, bilinçli tercihlerin ve zorunlulukların ürünüdür. Bu gerçek kimliği zayıflatmaz; aksine, ona kazanılmış bir derinlik katar.
Adını Bilmek
Bugün bu ismin altında yaşayan toplumun bu tarihsel süreci bilmesi, salt entelektüel bir tatmin meselesi değildir. Bir toprağa gerçekten ait hissedebilmek, o aidiyetin nasıl inşa edildiğini anlamaktan geçer. Bize “Türkiye” diyenler önce başkalarıydı; ama o adı sahiplenenler, ona kendi sesini katanlar, onu kendi diliyle yoğuranlar biziz. Ve bu sahiplenme eylemi, belki de tarih boyunca atılmış en sessiz ama en kalıcı adımlardan biridir.
Zira aidiyet hissedilir; ama önce öğrenilir.
